EKOTURİZM

Ekoturizm terimi ilk kez 1978’de Kenton Miller tarafından kullanılmıştır. Nüfusun artışı, kentleşmenin gelişimi, ulaşım olanaklarının yükselmesi turizm içerisinde ekoturizm olarak tanımlanan ayrı bir etkinliği beraberinde getirmiştir. Ekoturizm doğal ve kültürel turizm çekiciliklerini hedef alan, tüketmekten çok çeşitli değerleri keşfetmeye dayalı bir turizm etkinliğidir. Bununla birlikte, tıpkı turizmde olduğu gibi, soft (yumuşak) ve hard (yoğun) ekoturizm şeklinde ikiye ayrıldığı çalışmalar da bilinmektedir. Bazen kültürel değerleri de kapsayarak doğal çevreyi öne çıkaran, sürdürülebilir bir şekilde yürütülen, keşif ve öğrenmeye yönelik bir turizm etkinliğidir. Hard ekoturizm; ideal ekoturizm etkinliğidir ve bireylerin uzun süreli, yoğun bir şekilde doğa ile ilişki kurmasını gerektirir. Buna karşılık soft ekoturizm, başka amaçlarla gerçekleştirilen bir turizm etkinliğinin parçası olarak, doğa ile kısa dönemli, sık ilişkiye geçilen bir turizm etkinliğidir. Ekoturizmin günümüzdeki içeriği gittikçe daha  da zenginleşmektedir. Ekoturizmin aşağıdaki özelliklere sahip olduğu anlaşılmaktadır.

  • Benzersiz, ulaşılabilir (korunan veya korunmayan) doğal çevre gerektirir,
  • Katılımcılarının “istenen” davranışlarını geliştirir ve çevre ahlakını güçlendirir,
  • Kaynakları bozmaz, doğal çevrenin tüketici bir şekilde aşınmasına neden olmaz,
  • Dışsal (extrinsic) değerlerden çok, öz (intrinsic) değerlere odaklanmıştır,
  • İnsanların çevresine değil, sorunun çevresine yönlendirilmiştir,
  • Çevre ve yaban hayatı için faydalıdır,
  • Yörede yer alan doğal çevre ve herhangi bir kültürel değere, ilk elden etkide bulunur,
  • Turizme yerel toplulukları aktif bir şekilde katar,
  • Memnuniyet derecesi fiziksel başarı veya heyecandan çok, eğitim ve kıymet bilirlikle ölçülür, 
  • Ciddi bir hazırlık gerektirir, hem liderlerin hem de katılımcıların derinlemesine bilgili olmaları istenir,
  • Tur operatörlerinin, yerel rehberlerin ve diğer işletmenlerin eğitimli olmalarını gerektirir,
  • Yerel halka girişim olanakları ve istihdam sağlar,



Karbon Yutak Alanları

Karbon yutak alanları, atmosferdeki karbonu tutarak ve depolayarak iklim değişikliğinin etkilerini azaltmaya yardımcı olan ekosistemlerdir. Bu alanlar, biyolojik olarak çeşitli ve sağlam ekosistemlerin korunması veya restore edilmesi yoluyla karbon emilimini artırmayı hedeflemektedir. Karbon yutakları, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) kapsamında iklim değişikliğiyle mücadelede önemli bir stratejidir.

UNFCCC, 1992 yılında kabul edilen uluslararası bir anlaşma olup, iklim değişikliğiyle mücadele etmek ve sera gazı emisyonlarını azaltmak için uluslararası iş birliğini teşvik etmeyi amaçlamaktadır. Sözleşme, küresel ısınmanın etkilerini hafifletmek ve insan sağlığı, ekonomi ve ekosistemler üzerindeki olumsuz etkilerini azaltmak için önlemler alınmasını öngörmektedir. Karbon yutak alanları, bu amaçlar doğrultusunda iklim değişikliğiyle mücadelede önemli bir rol oynamaktadır.




ASBEST

Asbest (amyant), beyaz toprak olarak da bilinen, ısıya, aşınmaya, kimyasal maddelere oldukça dayanıklı, yapısal özellikleri açısından esnek, lifli yapıda bir mineraldir.

Mesleksel asbest maruziyeti:

Asbest sanayide pek çok endüstri kolunda kullanılmıştır. Ülkemizde asbest üretimi ve kullanılması 31.12.2010 tarihinde yürürlüğe giren yönetmelikle yasaklanmıştır. Ancak daha önceden kullanıma girmiş olan asbestli maddelerin sökümü, yıkımı, tamiratı, bakımı, geri dönüşümü sırasında asbeste iş yerlerinde maruz kalındığı bilinmektedir.

Asbestin kullanıldığı iş alanları nerelerdir?

– Tekstil endüstrisi (lifler, kumaşlar, ipler)

­- Çimento endüstrisi (saç, boru)

– İnşaat malzemeleri endüstrisi (çimento ürünlerinin işlenmesi)

– Kimya endüstrisi (boya dolgusu, dolgu materyalleri, sentetik reçine kompresyon kalıp materyalleri, termoplastikler, kauçuk ürünleri),

–  İzolasyon endüstrisi (ısı, ses ve yangın izolasyonu)

­ – Kağıt endüstrisi (asbest kağıdı, karton), fren, debriyaj, balata üretimi

– Gemi yapımı ve vagon üretimi.

Türkiye’de asbest rezervleri:

Ülkemizde Beyaz asbest rezervlerinin başlıca bulunduğu iller; Çanakkale, Bursa, Muğla, Burdur, Konya, Eskişehir, Ankara, Çankırı, Çorum, Amasya, Tokat, Sivas, Erzincan, Ağrı, Bitlis, Diyarbakır, Kahramanmaraş, Osmaniye ve Hatay’dır. Amfibol tipi asbest yatakları ise başlıca; Manisa, İzmir, Aydın, Denizli, Uşak, Kütahya, Eskişehir, Konya ve Kastamonu illerinde bulunmaktadır.

Kaynak:Türk Toraks Derneği

 




EMPRENYE

Emprenye, ahşap malzemenin hizmet ömrünü uzatmak ve onu dış etkilere karşı korumak amacıyla çeşitli kimyasal maddelerin ahşap dokusu içine enjekte edilmesi işlemidir. Organik bir yapı malzemesi olan ahşap, mantar ve böcek saldırıları, çürüme, küf oluşumu ile boyut ve şekil değişiklikleri gibi risklere karşı korunmaya ihtiyaç duyar. Ahşabın korunmasında sentetik koruyucuların yanı sıra bitki ve ağaç özleri, uçucu yağlar, ağaç kabuğundan elde edilen mumlar ve reçineler gibi doğal maddeler de kullanılabilmektedir. Bununla birlikte emprenye işlemi, bu koruyucu maddelerin—doğal veya sentetik—ahşap içine etkin şekilde nüfuz etmesini sağlayarak ahşabın dayanıklılığını önemli ölçüde artırır.

Emprenye edilebilirlik büyük ölçüde ahşabın permeabilitesine, yani geçirgenliğine bağlıdır. Öz odunun içerisinde bulunan ekstraktif maddeler hücre ve kapiler boşlukları doldurduğu için bu bölgenin emprenye edilmesi güçleşir. Buna karşın diri odun, daha yüksek geçirgenliği sayesinde çoğu ağaç türünde emprenye maddesinin girişine çok daha elverişlidir. Emprenye işlemine başlamadan önce malzemenin uygun bir nem seviyesine kadar kurutulması gerekmektedir.

Sonuç olarak emprenye işlemi, ahşabın kullanım ömrünü uzatarak doğal kaynakların daha verimli kullanılmasına katkı sunmakta ve ahşabın çevre dostu bir inşaat malzemesi olarak korunmasını sağlamaktadır.




BİYOFİLİ

Biyofili en kısa haliyle; doğuştan gelen yaşam ve doğa sevgisi olarak tanımlanıyor.

Yunancada “hayat” anlamına gelen bio ve “sevgi” anlamına gelen philia kelimelerinin birleşiminden oluşan biyofili bitki yetiştirmek, evcil hayvan beslemek, yeşil alanlarda ve doğal alanlarda doğayla iç içe huzurla gezebilmek gibi doğaya karşı hissedilen olumlu duyguları açıklıyor.

Biyofili teriminin ortaya çıkışı

Terim ilk olarak 1960’larda sosyolog Erich Fromm tarafından “yaşam sevgisi” olarak tanımlandı.

Amerikalı biyolog Edward Osborne Wilson ise biyofiliyi “yaşama ve doğaya yakın süreçlere odaklanma konusunda doğuştan gelen eğilim” olarak tanımlıyor. 

Biyofilik tasarım nedir?

İnsanlar ile doğal çevre arasındaki bağlantıyı güçlendirmeyi amaçlayan tasarım yaklaşımına biyofilik tasarım adı veriliyor.

Bu yaklaşım; binaların, şehirlerin ve yaşam alanlarının daha sürdürülebilir, sağlıklı ve insan odaklı olmasını sağlıyor.

Biyofilik tasarımın amacı insanları doğaya yakınlaştıran, doğa ile iç içe yaşıyormuş hissi veren mekanlar oluşturmak.

İç mekan tasarımında biyofilik unsurların kullanımı

Doğal ışık kullanımı sağlayacak uygulamaların yapılması: Gökyüzünün, ağaçların veya arka bahçenin içeriden görünmesini sağlayarak doğanın iç mekana girmesi sağlanabilir.

İç ve dış ortamlarda bitkilere yer verilmesi: İrili ufaklı saksılar ve tavandan sarkan sepetleri kombine ederek iç ortamda ferahlık yaratılabilir.

İç ortamlarda doğal tonların tercih edilmesi: Doğadaki renkleri tamamlayan mavi, yeşil ve sarı tonlar iç ortamda tercih edilebilir.

Doğal malzemelerin kullanılması: Mantar, taş ve ahşap gibi doğal malzemeler kullanılabilir.  Kaynak A:A




YENİLENEBİLİR ENERJİ KAYNAKLARI

Yenilenebilir enerji kaynağı “Doğanın kendi evrimi içinde bir sonraki gün aynen mevcut olabilen enerji kaynağı” olarak tanımlanmaktadır. Yenilenebilir enerji kaynaklarının en büyük özellikleri, karbondioksit emisyonlarını azaltarak çevrenin korunmasına yardımcı olmaları, yerli kaynaklar oldukları için enerjide dışa bağımlılığın azalmasına ve istihdamın artmasına katkıda bulunmaları ve kamuoyundan yaygın ve güçlü destek almalarıdır. Bir başka deyişle, yenilenebilir enerji kaynakları, ulaşılabilirlik (Accessibility), mevcudiyet (Availability), kabul edilebilirlik (Acceptability) özelliklerinin hepsini taşımaktadırlar.
Yenilenebilir enerji kaynakları, hidro, jeotermal, güneş, rüzgar, biyokütle,gel-git ve dalga olarak kabul edilen karbon nötr doğal kaynaklardan elde edilebilen ve insan zaman ölçeğinde doğal olarak yenilenen kaynaklarıdır.
Hidro-enerji ve barajlar, atmosferi kirleten zehirli gaz ve parçacık deşarjlarının olmaması, yenilenemeyen enerji kaynaklarıyla karşılaştırıldıklarında işletim maliyetlerinin azlığı, ayrıca tarım sektöründe kullanımları nedeniyle vazgeçilmez görülmektedirler.




BİYOYAKIT

Biyokütle kaynaklı enerji
üretimi için kullanılan organik ürünlerin dönüştürülmesiyle elde edilen bir yakıt
türü.

Biyoyakıt, organizmalardan
veya bu organizmaların metabolik süreçlerinden elde edilen petrol ve kömür gibi
fosil yakıtlara alternatif yenilenebilir enerji kaynaklarından biri olarak
biliniyor.

Biyoyakıt türleri

Biyodizel, biyoetanol ve
biyogaz olmak üzere üçe ayrılıyor.

Biyodizel: Bitkisel
ve hayvansal yağlardan elde edilen, motorine alternatif veya motorinle birlikte
kullanılan bir biyoyakıt. Kolza, soya, aspir ve palm yağından
üretiliyor. 

Biyoetanol: Benzine
alternatif veya benzinle birlikte kullanılan, şekerli ve nişastalı ham maddeden
üretilen bir biyoyakıt. Tatlı sorgum, dallı darı, şeker kamışı, mısır, buğday,
şeker pancarı gibi farklı ürünler biyoetanol üretiminde ham madde olarak
kullanılıyor. Biyoetanol esas olarak nişastanın şekere, şekerin ise etil alkole
dönüştürülmesi ile elde ediliyor. Türkiye’de ağırlıklı olarak biyoetanol
üretimi şeker fabrikası artığı olan melas, buğday ve mısırdan yapılıyor. 

Biyogaz: Bitkisel
atıklar ya da hayvansal gübrelerden elde edilen kullanılabilir gaz olarak
tanımlanıyor. Yakıt olarak ısınma ve ısıtma şeklinde, motor yakıtı olarak,
doğal gaza katılarak, kimyasalların üretiminde ve yakıt pili olarak
kullanılabiliyor.

Biyoyakıt kaynakları

Kaynakları arasında
bitkiler, hayvan atıkları, ağaçlar ve gezginler artıklar gibi organik
malzemeler yer alıyor.

Avantajları

Fosil yakıtlardan üretilen
enerjiye göre çevre dostu bir enerji türü.

Benzin fiyatlarının
artması durumunda daha ucuz bir alternatif olarak görülüyor.

Dezavantajları

Biyoyakıt üretimi için
kullanılan tarım alanları ve gübreler gibi kimyasal maddeler, su kirliliği ve
toprak erozyonu gibi çevre sorunları yaratabiliyor.

Halk arasında “deniz salyası” olarak bilinen müsilaj, denizdeki biyolojik üretimin ilk basamağını oluşturan bitkisel planktonların (fitoplankton) aşırı çoğalmasıyla oluşuyor.

Süreç, planktonların deniz
suyuna sümüksü, şeffaf ve yapışkan bir organik madde salgılamasıyla
gerçekleşiyor.

Bu oluşum, deniz suyundaki
sıcaklık artışı, durağanlık ve başta azot ile fosfor olmak üzere kirlilik
artışı gibi üç temel çevresel faktöre dayanıyor. Denizlerdeki kirlilik, azot ve
fosfor yükünün artması, endüstriyel, tarımsal faaliyetler ile şehir atık
sularının yeterli arıtım yapılmadan denize deşarj edilmesi sonucunda meydana
geliyor.

Müsilaj, ciddi ekonomik
zararlara yol açarken, halihazırda zarar görmüş deniz ekosistemine ek yük
getirerek daha büyük tahribatlara neden olabiliyor. Ayrıca, düşük oksijen
seviyelerini daha da azaltarak balıkların, deniz canlılarının ölümlerine sebep
olabiliyor.




MÜSİLAJ

Halk arasında “deniz
salyası” olarak bilinen müsilaj, denizdeki biyolojik üretimin ilk
basamağını oluşturan bitkisel planktonların (fitoplankton) aşırı çoğalmasıyla
oluşuyor.

Süreç, planktonların deniz
suyuna sümüksü, şeffaf ve yapışkan bir organik madde salgılamasıyla
gerçekleşiyor.

Bu oluşum, deniz suyundaki
sıcaklık artışı, durağanlık ve başta azot ile fosfor olmak üzere kirlilik
artışı gibi üç temel çevresel faktöre dayanıyor. Denizlerdeki kirlilik, azot ve
fosfor yükünün artması, endüstriyel, tarımsal faaliyetler ile şehir atık
sularının yeterli arıtım yapılmadan denize deşarj edilmesi sonucunda meydana
geliyor.

Müsilaj, ciddi ekonomik
zararlara yol açarken, halihazırda zarar görmüş deniz ekosistemine ek yük
getirerek daha büyük tahribatlara neden olabiliyor. Ayrıca, düşük oksijen
seviyelerini daha da azaltarak balıkların, deniz canlılarının ölümlerine sebep
olabiliyor.




COP KAVRAMLARI

BM İklim Değişikliği Taraflar Konferansı (COP), ilk kez
düzenlendiği 1995’ten bu yana farklı kavramları iklim literatürüne soktu.

Küresel ısınmanın her boyutu ile ele alındığı COP zirveleri 28 yıldır
dünyanın çeşitli kentlerinde gerçekleşiyor. 1995’teki ilk zirveden bu yana
düzenlenen yüzlerce toplantı doğrultusunda alınan kararlar sonucu çeşitli
kavramlar da literatüre girdi. O kavramlar arasında en çok kullanılanlar şu
şekilde:

Birleşmiş
Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC)

İngilizcesi “UN Framework Convention on Climate Change (UNFCCC)” olan
ve Türkçede BMİDÇS şeklinde kısaltılarak bahsedilen sözleşme, Birlemiş Milletler
(BM) tarafından iklim değişikliği sorununa işaret etmek amacıyla geliştirilmiş
ilk önemli girişimlerden biri. 1992 yılında Rio de Janeiro’da düzenlenen
Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı’nda imzaya açılan ve 21 Mart
1994’te yürürlüğe giren Sözleşme’ye 2007 itibarıyla 192 ülke katıldı.

Türkiye, Sözleşme’ye 24 Mayıs 2004 tarihinde dahil oldu. BMİDÇS,
Sözleşme’ye taraf ülkeleri, sera gazı emisyonlarını azaltmaya, araştırma ve
teknoloji üzerinde işbirliği yapmaya ve sera gazı yutaklarını korumaya teşvik
ediyor.

Taraflar
Konferansı (COP)

İngilizcesi “Conference of the Parties (COP)” olan konferans
Türkçede de sık sık İngilizce kısaltılmışı olan “COP zirveleri”
olarak kullanılıyor. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve
Sözleşmesi’ne taraf ülkeler bu konferans kapsamında her sene dünyanın başka bir
ülkesinde bir araya gelip iklim değişikliğinin getirdiği sorunlar ve olası
çözümler üzerine kapsamlı müzakereler gerçekleştiriyor. İlk COP konferansı
1995’te Almanya’nın Bonn şehrinde yapılırken, taraf ülkelerin temsilcileri bu
yıl 28’incisi düzenlenen COP zirvesi için Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE)
Dubai kentinde bir araya geldi.

EK
ülkeler (Annex states) 

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi taraf ülkeleri
sanayileşmişlik düzeylerine göre iki gruba ayırıyor. Bununla birlikte
sanayileşmiş ülkeleri de ekonomilerine göre yine iki ayrı kategoride görüyor.

Bunlardan İngilizcesi “Annex – I” olan EK-1 ülkeleri bu
gruplardan biri ve Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü üyesi sanayileşmiş ve
aynı zamanda ekonomik geçiş sürecindeki ülkeleri kapsıyor. 

İngilizcesi “Economies in Transition” olan ve ekonomik geçiş
sürecindeki ülkeler kısaca EIT ülkeleri olarak da kullanılıyor ve bu ülke
grubu, Rusya’nın kendisini gelişmiş ülkelerden ayırma ısrarı üzerine
oluşturarak bir nevi gelişmiş ülkeler grubunda özel bir yere sahip olma isteği
sonucu doğdu. Türkiye de bir EIT ülkesi olarak EK-1 grubunda yer alıyor.

İngilizcesi “Annex – II” olan Ek-2 ülkeleri ise Ekonomik
İşbirliği ve Kalkınma Örgütü üyesi olan ve aynı zamanda EIT ülkesi olmayan
sanayileşmiş büyük ekonomileri temsil ediyor. Bu ülkelerin, gelişmekte olan
ülkelerin sözleşme kapsamında emisyon azaltma faaliyetlerini üstlenmelerini
gerçekleştirebilmeleri ve iklim değişikliğinin olumsuz etkilerine uyum
sağlamalarına yardımcı olmak için mali kaynak sağlamaları bekleniyor.

EK-1’de
yer almayan ülkeler (non-Annex 1 states)

İngilizce kullanımı ile “non-Annex 1 states” olarak ifade edilen
“EK-1’de yer almayan ülkeler” grubu Birleşmiş Milletler İklim
Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi taraf ülkeleri sanayileşmişlik düzeylerine göre
ayıran ikinci grup. Bu grupta yer alan taraflar ise genellikle gelişmekte olan
ülkelerden oluşuyor. Bu grubun içerisinde küresel ısınmanın sonuçlarına karşı
savunmasız birçok ülke yer alıyor. 

Öyleki bu grubun içerisinde yer alan 49 ülke ayrıca “En az Gelişmiş
Ülkeler” olarak kabul ediliyor. İngilizcesi “least developed
countries” olan özel grup sık sık metinlerde LDC olarak kısaltılmış
şekilde kullanılıyor. Bu özel grup, sözleşme tarafından iklim değişikliği ile
mücadelede en düşük kapasiteye sahip ülkeler grubu olarak görülüyor.

CMP ve
CMA toplantıları

COP zirvelerine ilişkin metinlerde en çok karşılaşılan iki kısaltma da CMP
ve CMA. CMP “Kyoto Protokolü Taraflarının Toplantısı Olarak Hizmet
Veren Taraflar Konferansı”nın kısaltması olarak kullanılıyor ve CMP
toplantıları da Kyoto Protokolü’ne taraf ülkelerin temsilcileri tarafından COP
zirveleri esnasında yıllık gerçekleştiriliyor.

CMA ise Paris Anlaşması taraflarının toplantılarının kısaltması olarak
kullanılıyor. Bu toplantılar da tıpkı CMP’ler gibi COP zirveleri esnasında
yıllık düzenleniyor.

Uygulama
Alt Grup Toplantıları (SB)

Yıllık gerçekleştirilen COP, CMP ve CMA toplantıları UNFCCC bünyesindeki
ana toplantıları oluştururken yılda iki kez de “Subsidiary Body” (SB)
olarak bilinen alt grup toplantıları düzenleniyor. Türkçede bu kavram sık sık
“alt organ toplantıları” diye de kullanılıyor.

Uygulama
Alt Grup Toplantıları (SBI)

Alt grup toplantılarından biri “Subsidiary Body for
Implementation” olan ve sık sık kısaca SBI olarak kullanılan Uygulama Alt
Grup Toplantısı, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi
toplantıları ve toplantının amacı Kyoto Protokolü’nün ve Paris Anlaşması’nın
uygulama ve değerlendirme süreçlerine destek olmak.

Bilimsel
ve Teknolojik Danışma Alt Grup (SBSTA)

İngilizcesi “Subsidiary Body for Scientific and Technological
Advice” olan ve sık sık kısaca SBSTA olarak kullanılan Bilimsel ve
Teknolojik Danışma Alt Grup toplantıları SBI’lar gibi yılda iki kez
gerçekleştiriliyor. SBSTA’lar da aynı şekilde Kyoto Protokolü’nün ve Paris
Anlaşması’nın uygulama ve değerlendirme süreçlerine destek olmayı amaçlıyor.

Ulusal
Uyum Eylem Programları (NAPA)

İngilizcesi “National Adaptation Programmes of Action” şeklinde
ve sık sık NAPA olarak kısaltmasıyla kullanılıyor. NAPA en az gelişmiş
ülkelerin değişikliğinin etkilerine karşı uyum konusunda gecikmemeleri için
2001 yılında Fas’ın Marakeş kentinde gerçekleştirilen 7. Taraflar Konferansı’nda
En Az Gelişmiş Ülkeler Çalışma Programı kapsamında kabul edildi.

Ulusal
Uyum Planları (NAP)

İngilizcesi “National Adaptation Plans” şeklinde ve sık sık NAP
olarak kullanılıyor. Gelişmekte olan ülkeleri hedefleyen bu plan 2011 yılındaki
17. COP Zirvesi’nde kabul edildi ve çerçevesi; kırılganlıkların azaltılması,
uyumsal kapasitenin ve dirençliliğin artırılmasının yanı sıra iklim
değişikliği uyumunun yeni ve mevcut kamu politikalarına entegre edilmesi ve
özellikle kalkınma planları ve stratejilerine dahil edilmesi şeklinde
oluşturuldu.

Ulusal
Katkı Beyanı (NDC)

İngilizcesi “Nationally Determined Contribution” ve kısaca NDC
olarak kullanılıyor. NDC’ler Paris Anlaşması’na taraf ülkelerin sera gazı
emisyonlarını azaltmaya ve iklim etkilerine uyum sağlamaya yönelik iklim eylem
planlarını beyan etmesi anlamına geliyor. Taraflar bu beyanlarını her 5 yılda
bir güncellemek durumunda.

Küresel
Durum Değerlendirmesi (GST)

İngilizcesi “Global Stocktake” olan kavram sık sık GST olarak da
kullanılıyor. Bu ise Paris Anlaşması ile ülkelerin her 5 yılda bir
gerçekleştirdikleri Ulusal Katkı Beyanları üzerinden dünyanın iklim krizi
noktasında nerede olduğuna yönelik genel bir değerlendirmeyi tanımlıyor.

Kaynak:AA